AKLIMDA GÜZEL KAL

AKLIMDA GÜZEL KAL
19 Nisan 2016 tarihinde eklendi, 1.918 kez okundu.

Bazı kitaplar vardır, sadece okunmaz yaşanır…  Yazar Halis Karabenli’nin üçüncü kitabı olan, Aklımda Güzel Kal kitabı da böyle bir kitaptır. Tanıtım olsun diye iddialı cümleler kurmayacağımdan emin olabilirsiniz. Çünkü okudum, yaşadım içindeki duygu ve samimi ifadeleri. Çok şey buldum hayata, kendime ve her şeyden öte insana dair… Zannetmeyin ki, o sadece kendini resmediyor, emin olun bundan çok daha ötesini yapıyor… Okuyun, hak vereceksiniz…

Okuyucu Yorumu: Ayla Kapıcı

 

1555520_10152195610797378_1938411043_nDÖNÜŞ…

Her zaman gittiğim kitapçıda rastlamıştım ona. Kitapları tıpkı benim gibi seçiyordu. Yazarına, kapağına, çok okunur olmasına yani makyajına göre değil. Önce kitapları eline alıyor, rastgele bir sayfasını açıyor ve kitabı kokluyordu. Evet, ben de böyle yaparım. Çünkü kitapların da insanlar gibi kendilerine has kokuları vardır. Ve bu koku, aynı bir davet gibidir. Bir kitabın ilk sayfaları, kitabın boynu; sonu ise ayaklarıdır. Sona geldiğinde, kitap artık senden gitmeye hazırdır. Böylece kitaplar en başta nasıl ki “Beni oku; ben, seni anlatıyorum. Bir şeyler yaşadım ve bilmek istediklerin benim içimde, beni yanından ayırma,” diyorlarsa, her şey gibi tıpkı onlarda nihayete kavuştuklarında senden giderler… Bir çeşit yalan bu, değil mi? Fakat o an kendimi bu düşüncelerden sıyırmış ve tüm ilgimi yaptığı şeye vermiştim. Koca koca dişlileri olan, devasa bir makinenin arasına kolumu sıkıştırmış ve dehşet veren bir acıdan kurtulmak istermiş gibi aniden bunları demiştim: “Kuşları ürkütmedim umarım.” “Kuşlar mı? Nasıl yani?” “Dudağının üstü kaç kuşun barınağı? Kaç kuş sığıyor oraya? Ya da onlar da kendi aralarında kavga ediyorlar mı sesine en yakın yerde uyumak için? Bana da yer var mı?” “Fazla cesur bir davranış. Kaybetmekten korkmayan insanlar ya da ancak deliler böyle davranırlar!” Haklıydı, haliyle… Korkuyla karışık yaşanmayan her şey çabuk bitiyor ve değersizleşiyor. Biraz korkmak lazım. Kaybetmekten, gitmekten, yorulmaktan ve aynı kalmaktan… Ona böyle seslenişim aslında nasıl korktuğumu apaçık belli ediyordu. Çünkü cesaret, korkaklık ve delilik arasında çok ince bir çizgi vardır. Orantısız cesaret muhakkak ki deliliktir ve neticesinde korkuyu beraberinde getirir. Yaptığın şeye dönüp bakarsın ve fazla ileri gittiğini görebilirsin. Lakin ben, o an yaptığım şeyin, cesaretle korkaklığın harmanlanmış hali olduğundan emindim. Ve gerçekler asla kendini gizleyemezdi. Gördüğüm şey kesinlikle doğruydu ve muhtemelen kendinin de bildiği şeyi onun yüzüne söylemiştim, hepsi bu…

Yüzünde büyü var gibiydi… Bir kez bakınca, gözlerim başka bir istikamete bakmayı reddetmiş ve onu izlemekten kendimi de alıkoyamamıştım. Koklayarak bakmak var bir de. İnsan gözleriyle değil de elleriyle, ciğerleriyle bakar hani. Öyle bakıyordu bana. Sesi bebek tenine benziyordu. Yumuşak ve inanılmaz bir kokusu vardı. Bir sesin böyle bir çağrışım yapacağını asla düşünmezdim. Her ne kadar tavırlarında oluşan asabiyet bir adım öne çıkmak istese de, sesinin kokusunu da almıştım bir kere. Hani bir sabah felaket uyanırsın ama bir felakete uyanmazsın. Kalbin atıyordur, gitmek istediğin bir yer vardır ve oraya gidip gitmemenin hiç ama hiç önemi yoktur. Muhakkak ki asıl felaket bir yere gidememek değil, gidecek hiçbir yerinin olmamasıdır. Evet, elbette bu esaslı bir felaket olurdu… Bu kez içimden, “Gökyüzüne bir çizik bırakıp bulutları öldürelim. Kapıların kilitlerini kıralım. Suların içine zehirler, çocukların içine büyümek koyalım el çabukluğuyla. Bitsin, dağılsın artık ellerinin değmediği yerler,” dedim… Neden bu kadar iddialı cümleler kuruyordum, beni bunu yapmaya teşvik eden şey neydi? Gerçekten bu kadar cesur muydum önceden de? Sanmıyorum… Sesimi duymadı ama sanki içimi okudu ve “Her duraktan bir yere gidilir aslında… Bütün yollar da oradan başlar, değil mi?” dedi ve devam etti:

“Mesela bir insanın yüzünden yola çıkarsan istediğin her yere gidebilirsin. Yani gitmek için bazen durmak lazım. Durduğun yerin yeni bir başlangıç olmasına izin vermek lazım. Kime gidersen git, durduğun yeri unutma hiç. Sen kendini unutmazsan, kimse de seni unutmaz.”

“Şimdiye kadar sana rastlamamış olmam, bir ya da iki santimlik bir hedef sapması sadece,” dedim ve devam ettim. “Hani kuşbakışı baktığın zaman insanların bir kuş kadar küçük gözükmesi ve herkesin bir serçeyle aynı boyutta olması gibi. Yani omuz başlarından tüm şehre kuşbakışı bakılır bence diyorum… Bir top mermisinin, filesi olmayan iki kale direğinin arasından sorunsuzca geçip gitmesi ve nerede patlayacağını bilememesi gibi gülüşün… Şimdiye kadar geçen zamanı, çirkinleşmeden hiçbir şey olmasına benzetiyorum sadece…Daha önce gelseydin, yüzünü başka bir yüzle değiştirecektin sen de. Sen yapmasaydın, ben yüzümü birinde unuturdum belki de. Ne başlıyor ya da bir şey başlıyor mu bilmiyorum ama önceme dair çok şeyin bittiğini görüyorum.”

“Hoşgörü sınırlarımı ziyadesiyle zorlayan cümleler kuruyorsun. Yüzümü hiç değiştirmedim şimdiye kadar. Neysem o oldum hep. Fakat bu kadar cesur davranmanı da biraz olsun takdir ediyorum. En azından hesapsız ve plansız konuşuyorsun, içinden geldiği gibi…”

“Israrla kuşlar diyorum. Onların yerlerinde gözüm var.”

“Takıntılı bir adam mısın? Kuşları göndermek yerine, neden onlarla beraber yaşamayı istemiyorsun? Bencillikten başka bir şey değil bu. Sırf kendin yaşamak için başka hayatları gözünü kırpmadan bitirebiliyorsan olmaz ya, istediğin yerde yaşama şansını yakaladıktan sonra sen beni de öldürebilirsin. Hatta yapmak istediğin bu şey, beni en baştan öldürmek değil de nedir?”

Dudağının sol ucuna küçük bir gamze bırakılmıştı ve ancak güldüğü zaman ortaya çıkıyordu. “Kaç tane koku barındırıyorsan hepsini tek tek öpmek istiyorum,” dedim. Onun bahsettiği şeyle bunun hiç ilgisi yoktu ama ben, bildiğimi okumaya devam ediyordum. Hakikaten artık cesaretin çok ötesinde, delilik gibi bir şeydi yaptığım. O bana aitmiş gibi davranıyordum. Çünkü göğsüme saplanıp bir yara olarak kalmasını istiyordum. Pekâlâ, yaralar geçmezdi. Bende kalıcı olmasının tek çaresi buydu. Yanımda dursa, günü geldiğinde kalkıp giderdi. Belki buna mecbur kalırdı belki bitme zamanı gelirdi. Ama yaralar hiçbir yere gitmezdi. Yara, seninle yaşar; seni sahiplenir, aldatmaz, yalan söylemez ve sadıktır… Kuşlara gelince… Kuşlar zaten sırtından, yüzünden; onda nerede barınıyorlarsa, önünde sonunda uçup göğsüme konacaklar nihayetinde. Yüzü, hep boynumda durmalıydı. Evimde yürüdüğü zaman ayak parmakları bile her odaya kokusunu bırakacak ve dokunduğu yerler, dokunmadığı yerlere, “O buradaydı,” diye nispet edeceklerdi; zamana, mekâna ve bana… Aynaya baktıkça kendimle beraber onu da görecektim. Birbiriyle yaşamaya mecbur olan hüzün ve mutluluk gibi ayrılmaz iki parça olacaktık. Ve o, koca bir nefes gibi içimden çıkınca içimde hiçbir şey kalmayacaktı…

Tüm bunları aklımdan geçirmek beni hem daha fazla cesaretlendiriyor hem de heyecanlandırıyordu. Umut böyle bir şey olmalıydı; bir girdap gibi… Çölde duran bir kum bataklığı gibi adımımı atar atmaz beni içine çekmeye çalışacak ve eminim nihayetinde bunu başaracaktı. Kaçınılmaz sonumu hem görüyor hem de bu sonun bir an evvel başlaması için acele ediyordum. Kirpiklerinin üst üste geldiği o ince çizgiden öpüp o devasa kilitli kapıdan içeri girmek istiyordum. O da gözlerime bakıyor ve muhtemelen ne yapmak istediğimi, bunun sonunun nereye varacağını merak ediyordu. Aslında kendini bıraksa -ki bunun için ortada geçerli hiçbir sebep yoktu- ellerinden tutup oradan hızla uzaklaşmak istiyordum…

Yanına iyice sokulup yüzümü kitap raflarına döndüm ve kokladığı kitabı alıp ben de kokladım. Kapağına hiç bakmadım. Önsözü umurumda değildi ve yazarın kim olduğunu da önemsemedim. Sadece satın almak istediği kitapta ne bulduğunu, kitabın onu neyle ve nasıl çağırdığını bilmek istiyordum. Bunu öğrenirsem belki ben de doğru adımları atabilir ve bir kitap gibi onu sıkıca kendime çekebilirdim. Elbette, kitaplar ve benim aramda çok önemli farklılıklar vardı: O, beni öğrendiğinde; onu bırakıp gitmeyecektim…

Hayatta her şey olabilir, ihtimaldir. Ama görmediğin bir şey hiç tekin değildir, korkutucudur. Ve daha fazlasıyla korkunç çekicidir. Yaşamak istersin sadece… Şu an karşımda duran bir kalp bile değil, bunu çok iyi biliyorum. Çünkü bir kalbe ulaşmak, dokunmak ona; onlarca yıl da alabilir yahut birkaç saniyelik zaman da… Ve en sonunda sesi, sessizliği büyük gürültülerle yırtmıştı. Ağır ağır ama sonuna kadar devam edeceğini belli ederek bir kâğıt, tam ortadan kör bir bıçakla kesiliyor gibiydi. Ya da birkaç şimşek aynı yeri hedef almış ve yere tam düşerlerken birleşmiş, nihayetinde ortaya muazzam bir ışık çıkmıştı. Sesi gözlerimi alıyordu. Sahici bir ölüm gibiydi. Daha önce yaşadıklarım, gördüklerim bunun yanında ancak ve ancak ölümün gülünç bir provası olabilirdi. Bunun eşdeğerinin ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Elimi kalbime koyuyor, kalbimi avuçluyor, yüzümden çıkan ateşin kaynağına hiç çekinmeden yüzümü dayıyor ve o muhteşem sıcağı iliklerime kadar hissetmek istiyordum. Bu her zaman tekrarlanmazdı çünkü. Tir tir titreyen saç diplerimin çocuksu çığlıklarıyla biraz korkarak, annesini özleyerek ve annesine sarılmak isteyerek; beklediğim bir kazayı geçiriyormuşum gibi -ki bekliyorsam, bu nasıl bir kaza olabilirdi- enkazın altından göğü izliyordum.
“Sen, birini mutlu edemezsin. Bir insanı bırak, herhangi bir canlıyı dahi mutlu edemezsin. Mesela bir muhabbet kuşunu bile… Ancak karşındaki seni çok severse, kendi kendini mutlu eder. Bir mutsuzluktan, mutluluk çıkarmanın başarısı olur bu da. Daha fazlası değil… Zorunlu bir mutluluk; her anı ıstırap veren, ayakta kalmak için hep uğraştığın, insanın içini devamlı un ufak eden ama bir türlü vazgeçilmeyen, deli, saçma bir mutluluk olursun sen… Sen, isteyerek ve bilerek asla ve asla birini mutlu edemezsin…” dedi…
O, bunları söylerken, “Hayır, yanılıyorsun!” deyip dudaklarına, yüzüne dokunmak istedim ama hemen vazgeçtim. Belki de yanılmıyordu ve o, gerçekten haklıydı. Kimseyi mutlu edemezdim. Sadece ben mutlu olayım diye herkesi mutsuz ediyordum. Evet, durup düşündüm biraz. Şimdiye kadar olan şeylerin neden olmadığına, bir kitabı hızlı hızlı okur gibi tüm sayfalarıma göz attım. Altını çizdiğim satırların altında kalan bendim. Çizmediklerimi de yeterince kırmıştım. Şimdi de sadece kendi hislerimi önemsiyor ve mütemadiyen yaptığım şeyi yine yapıyordum…
Çok susmak, çok dinlemek, iyi dinlemek ve anlamak; insanı bir adım öne çıkarır. Artık sıra ondaymış gibi beklemenin, beni tanımanın verdiği rahatlıkla hakkımda bilmediğim ya da önemsemediğim şeyleri bir bir yüzüme vuruyordu.

“Dilediğin kadar kendi yüzünün ardına saklan. Bir gün aynaya bakarsın ve bende ne eksik diye kendine sorarsın. Koca hayatın, küçücük kalır birdenbire…” dedi ve devam etti. “Büyük bir patlamanın etkisiyle önce her şey yok olur fakat yıllar sonra da olsa, hayat orada yeniden başlar. Aynı parçaları bir araya getirmen mümkün değildir lakin yenileriyle, yeni hayatlar inşa edersin. Sen, kendi enkazınla dolusun… Yüzünde, başka insanların sana kattığı hiçbir şey yok. Hep yerinde saymış gibisin. Hep bildiğini sanarak, hep bir adım önde gittiğini düşünerek ama kendinden başkasını da önemsemeyerek… Bir gün, başkasından sağlam bir nefes alıp onu geri bırakmak zorunda kalırsan ancak o zaman içinde olduğun bu bencillikten, bu saçma cesaret gösterilerinden kurtulabilir ve fedakârlık ne demek, o zaman anlayabilirsin… Gözlerindeki perdeler, sahici dünyanın çok ötesinde. Hayatta ne oluyor, ne bitiyor; bir şey bitiyorsa neden bitiyor? Şu an bunları anladığını zannetmiyorum. Bir nehir olsan, boşa akıp gidersin. Sonun vardır ama sonum çabuk gelmesin diye kıvrılıp kendine akarsın hep. Elbette, bu seni mutlak sondan geri koymaz. Yine diyorum; bir gün, birinden nefes alıp onu vermek zorunda kaldığında tıpkı o nehir gibi en yüksekten aşağıya düşüp, başka büyük bir suyun içine olağanüstü bir gösteriyle karışacaksın. Şimdi değil… Ben senin şelalen ya da karıştığın o deniz değilim, böyle bencilce yaşayan biri için asla da olmam. Ne şimdi ne de başka bir zaman…”
Sanırım üzerinde taşıdığı bütün mühimmatı benim için kullanmıştı. Ya da öyle olmasını umuyordum, bitmeliydi bu… Bu cesaret gösterilerini yeni bir savaş çıkarmak için yapmamıştım. Hatta yaptığım şey tam olarak cesaret değildi, korkuyordum… Yalnızlıktan, yanlış anlaşılmaktan yılmıştım. İnsanın kendini doğru ifade etmesi kadar zor bir şey yok. Hep bir şeyler ters gidiyor sanki. Ya zaman yanlış oluyor ya da insan… Bu ikisinin aynı anda aynı yerde olması kadar daha muhteşem hangi hadise olabilir? Onun da bildiğini sandıkları, bilmediği şeylere açılan bir kapıdan başka bir şey değildi.

Muazzam bir ön yargıydı bu fakat buna sebep olan da bendim. Kazanmak dedikleri şey neyse, bir türlü onu yapamıyordum. Söylediği gibi hep kendi enkazımla doluydum ama bunun sebebi, birine zarar veriyorsam, ondan gitmesini bildiğim içindi. Bence de bu en büyük fedakârlıktı. Hayır, kaçmıyordum. Mücadele ediyor, sonra ona verdiğim ne varsa geri alıyor ve ondan bana kalanları da usulca yere bırakıyordum. Hani filmlerdeki gibi; polis suçüstü yakalamıştır ve elindeki tabancayı yavaşça yere bırakmanı ister zanlıdan, öyleydi… Onları bırakmasam, ben de ölecektim. Hem de ne için? Koca bir hiç… Hiç anlaşılmamış, sevilirmiş ve severmiş gibi yaşayarak; acılar içinde, o son günün kendiliğinden gelmesini bekleyecektim… Hayır! Bunlar beni adi bir suçlu yapamaz. Hem ben de kitapları kokluyor ve onlarla yaşıyorum. Kitaplar da bizden gidiyor işte… Bir kitabı çok sevsem ve ikinci kez okumak istesem, sanki bana suratını asıyordu. Neden? Çünkü ilk seferde anlamalıymışım! Oysa sevdiğimi bir daha sevmeyi seviyorum ben. Hep sevmeliyim, yeniden sevmeliyim… Tekrar tekrar… Umut tükeninceye kadar… Bugün de ilk gün gibi olmalı, yarın da, sonraki günler de… Öyle olmazsa sevgi kendini bitirir. Sevgi doyumsuzdur çünkü. Alışmaya gelmez. Alıştığı zaman gözü hemen yola düşer. Başka bir sevgiye, daha çoğuna ya da daha azına ama yenilenen bir sevgiye…  “Bitti mi?” dedim…

“Ne bitmesi? Daha yeni başladık sanırım…” “Bu bir başlangıçsa, yaşayan bir şeyler kalmalı o zaman…” “Ölmekten neden bu kadar korkuyorsun? Hiç ölmedin mi? Bırak, ölen ölsün. Zayıf sevgiler öldürsün kendini.” “Benim hep yaptığım şey de buydu. Fakat sen ölümü bile aratacak kadar parçalara ayırdın beni.” “Sen başlattın, ben de devam ettim. Şu elimdeki kitap böyle yapmamı istedi, ben değil…” “Kitaplar öyledir. Kendilerine ait bir dünyaları ve hiç değişmeyen gerçekleri vardır. Kızdığım zaman kitaplara faşistsiniz diye bağırırım. Irkçı olduklarını düşünüyorum çünkü. Kendi acılarını, sevgilerini ve tutkularını herkesten üstün görüyorlar. En iyisini yahut en kötüsünü sadece onlar yaşamış, yaşıyormuş ve gelecekte de hep yaşayacaklarmış izlemini veriyorlar, hepsi bu… Faşistliktir bu! Sen de ona inanıp beni yerle yeksan etmeye çalıştın. Fakat ben buna aldırmıyorum. Israrla sende barınan kuşlara özeniyorum. Onların yerini almak istiyorum çünkü sadece bana ait olmalısın… Hem ben yorgunum, anlıyor musun? Her şeyi en sağlam olduğu yerden ikiye bükecekmişim gibi güçlü uyanıyorum her sabah. Sonra gece sanki üstüme bir kokunun sindiğini fark ediyorum; güvensizlik gibi. Taş taş üstünde kalmamış gibi bir ağırlık çöküyor çabucak. Bazı zamanlar da tıpkı sana karşı yaptığım cesaret gösterilerini kendime yapıyorum. Yaşamaya çalışıyorum yani. Daha önceden bırakılmış bir izin üstünden yürümekle olmuyor bu hayat, denedim… Defalarca denedim bunu… Dokunmak istiyor insan. Görmek, hissetmek ve sarılmak istiyor… Bir şeyi hep kaybedip, hep bulmak ve sonra tekrar kaybetmek nasıl bir his, bunu tarif edemem… Aynı şey önüme geliyor, aynı şey gidiyor sonra. Kim olduğunu, ne olduğunu bilmiyorum.”

“Senin yapamadığını ben de yapmam… Ben de çaba sarf etmem artık bazı şeylere. Ben de ziyadesiyle bitkinim. Kitaplardaki dünyaların gerçek olmadığını biliyorum elbette. Fakat gerçeklerle yüzleşmekten yoruldum. Hiçbir gerçek işe yaramıyor. Bugün buradaysam, yarın nerede olmam gerektiğini bilmiyorum ve bir yere ait hissetmiyorum kendimi. Gerçeklerle savaşmak yerine sahteliklerin yaşamasına ses etmiyorum. Hayır! Asla onlara ayak uydurmuyorum, saklanıyorum sadece. Çünkü bazen saklanmak için apaçık ortada durmak gerekir. Gözler önünde duran bir şeyi görmek konusunda insanlar pek de maharetli değil, ya da aldırmıyorlar kendileri de bu yalanın parçaları oldukları için… Çünkü biri çıkıp, “Bu yalan!” derse, daha çok kargaşa çıkacak. Bu kez de daha çok yalan peydahlanacak herkes tarafından… Görüyorum ki sen ziyadesiyle gerçeksin ve sana dokunmak, hissetmek seni; bana pek iyi gelmeyebilir. Bu da altından kalkamayacağımız bir yükü omuzlarımıza almamıza sebep olabilir. Hem neden? Neden tekrar gerçek dünyaya döneyim? Sonunda bir yalanın ortağı olmaya karar verirsek bunca şeyin ne önemi kalır, söylesene?” “Kuşlar için!”

Her harfi, her kelimeyi ve her cümleyi kesip atmıştım bir kenara. O an konuşmak hiçbir şeyi düzeltmeyecekti çünkü. İkimiz de çok dağılmıştık ve yere düşen parçalarımızı alıp tekrar yerlerine koymalıydık. Bir bütün olmazsak, her bir tarafımızdan ayrı sesler çıkacak ve neticesinde gördüklerimiz ve bildiklerimiz önemsizleşecekti. “Eve gelirken bir şey lazım mı?” diye soracağım kadın oydu, bundan emindim. Şimdi ikimiz de ürkmüştük ve içimizde akan azgın suları bir müddet durdurmalıydık, hepsi bu. Bunu başarabilirdik. Lakin sessizlik dediğim şey, sesini hemen duyurmak istiyor. Öyle aceleci ki ister istemez yine konuşmaya başlamıştım: “Yapmak istediğin şey ne kadar büyükse, zorluğu da o kadar büyük olur ve elbette neticeleri de. Herkes kaybettiği şeyi bulacak kadar şanslı değil bu hayatta… Bir kere yaşanır bazı şeyler ya da yaşamadan ucundan dönersin. Yarım kalan buysa, tümü nasıl olurdu diye inanılmaz bir korku duyarsın. Ve duyduğun bu şey, diğer her şeye sağır keser insanı. Geri kalan bile artık kalmamıştır. Onların da uzaklaşmasını çaresizce izlersin…”

Biraz susup ona konuşması için fırsat vermiştim fakat bu defa da o susmuştu. Sessizliğin bizi esir almasını istemiyordum. Çünkü yaşanan her sessizlikten sonra konuşmaya çalışmak insanı boğuyor. Araya aniden bir soğukluk giriyormuş gibi… Sanki bütün kelimeler lüzumsuzmuş gibi… Bu yüzden yine aklıma ilk gelen şeyi söyledim ona ve sonra da devam ettim:

“Rahatlıkla bir ömür tüketilecek kadınsın. Seninle konuşulur, paylaşılır hayat. Fakat yalnız kalmanın sana kattığı bir şey var -ki yalnızlık zorla insanın eline de tutuşturulabilir- yalnızlık, seni kendi kendine yeter bir hale getirmiş. Ve bu, ilk bakışta çok iyi bir meziyet gibi gözükse de fazla özgüven ve bu kendine yeterlik, etrafında olan biteni görmeni engeller. Kimseye ihtiyaç duymazsın. Güçlüsün. Ama sen kendini kırana kadar. Başkasının seni kırması bu saatten sonra pek güç. Ve kırılmak, bazen peşinden daha iyi bir hayatı getirebilirdi. Güçlüsün, yine diyorum… Ve güç denilen şey, inanılmaz kırılgandır. Hiç ummadığın anda seni yarı yolda bırakır, sen de bunun farkında olmalısın… Ne zamana ve nereye kadar gidebilirsin böyle?Bana bak! Hayatım bir bataklık gibi. Her şeyi bir anda yutuyor gibiyim. Her şeyle beraber kendimi de… Peki, ben ne zamana ve nereye kadar gidebilirim böyle? Her bataklık bir gün geldiğinde kurumaz mı? Kendini yok etmez mi? Daha kaç cesedin evi olacağım ben? Kimseyi gömmedim şimdiye kadar. Kimi mutfağımda, kimi salonumda, kimi de yatak odamda duruyor… Bunu görüyorum, yaşıyorum, kendimi orta yere kusuyorum…

Sonra yavaş yavaş kaybolmaya başlıyorum. Her bir parçam ayrı bir yere düşüyor ve nefret ediyorum. Hem de her şeyden. Kendimden başlayıp en sonunda yine kendime dönerek… Çünkü bunu kabullenmesi gereken sadece ben oluyorum.Her bir felaket başka bir yeni doğuşu yanında getirir, öngörüsüne tutunmaya çalışıyorum. Bir daha ve bir daha sarılmak istiyorum. Aynı izlere rastlamamak dileğiyle, parmaklarımla yüzümü yeniden çiziyorum. Bitmeli geçmişim. Ölür her şey vakti geldiğinde. Bu dünyada hiçbir şey ebedi değildir çünkü. Bugün çok aklına gelen, yarın seni kendisi bırakır. Önce sesi, sonra yüzü ve nihayetinde kokusu… Bunları biliyor olmama rağmen pek başaramadım işte. Yine diyorum: Zaman, her şeyi öldürür. Biri çıkar karşına, budur hayatın gerçekliği ve sonra geçer eskisi…”

Pür dikkat beni dinliyordu. Kitapçıdaki sesi kısılan müzik ve onlarca insanın elleriyle dokunduğu fakat beğenip almadığı bütün kitaplar da beni dinliyordu. Ve onun da teni dahi gülümsüyordu. Bilekleri, diz kapakları, omuzları, sırtı… Kesinlikle bu mucize kadın bana ait olmalıydı. Daha kokusunu bile doğru dürüst almamıştım. Bir kokuyu bildikten sonra aklına ve kalbine hükmetmeye başlarsın ancak. Vazgeçilmez midir yoksa sıradan mı, o zaman belli olur. Ondan bu denli emin olmam ne tuhaftı… Fakat hayata acelesi olan insanlar anlardı beni. Devamlı geç kalmaktan hatta bazen geç kalmanın bile geç kalmasından yılan, bunalan; her şeyi artık çabucak yapmak isteyen insanlar anlardı beni… Çayın içine attığı iki şekerin ambalajını aynı anda açan ve kendini hep yorgun hissedenler anlardı. Bitmeyecek gibi gelip çabucak geçiyordu hayat… Çoğu şey tam bir hayal kırıklığıydı sadece. Çok eskiden, babamla yaptığımız bayram alışverişleri güzeldi sadece. İlk bayram giyip sonraki bayrama kadar bir daha giymediğim ve ikinci bayramda artık bana küçük gelen o kıyafetler bile güzeldi…

Nefesini ciğerimden alsın istiyordum, bunu daha önce söylemiş olabilirim. Fakat bu kuvvetli istek sık sık aklıma geliyordu. Muhakkak bencildim. Ama herkes bir nebze olsun böyle değil midir? Herkes kendi gerçeğiyle baş başa yaşıyor ve bunun başka hiç kimse için zerre kadar da önemi yok. Yüzüne bakıp dişlerimi sıkarak, “Kadınım!” demek istiyordum ona. Hep istemek, hep istemek… Bu heyecan, ya beni oracıkta tamamen bitirecekti ya da zamanın aslında ters bir varoluş olduğunu bana tekrar ispat edecekti. Netice olarak ölüme gitsek bile başka bir hayata ilerlediğimize göre, bu da bir çeşit tersten varoluş sayılırdı. Ya yaşam ya ölüm ya da ölümle yaşamak… Hani bazen insan kendi içine bakmaya korkar. İçinde yükselen muazzam çığlıklar vardır ve bir sürü emirler verir insana: “Ona git, onunla konuş, onu al, o benim, o bizim…”  Göğsümdeki ağrıların elebaşı kalbim, bir türlü susmak bilmiyordu… “Ayan beyan ortada işte! His diye bir şey varsa sözlerin ve ağzın,” deyip, “Hemen sarıl ona!” diyordu kalbim… Kalbim, artık kaybedecek bir şeyi yokmuş gibi davranıyordu. Birini gördüğün zaman, yüzü bir müddet sonra biter. Sonra yürüyüşünü, davranışlarını görür ve onu gerçek anlamıyla öğrenmeye başlarsın; gerçekten kalıcı olan budur. Artık ötesine bakıyordum. Kalbimin bana bunları hatırlatmasına gerek yoktu fakat bu tekrarlar biraz olsun güç veriyordu. Onda ne görüyorsam, ilk defa olmasına rağmen bir şeylerin tekrarlanması gibiydi. Parmak izi gibi eşsiz, özel… Detay gibi görünen ama aslında önem teşkil eden şeyleri bir bir fark ediyordum. Elmacık kemiklerine varana kadar, boğazında belli belirsiz duran âdem elmasına kadar görüyor ve önem veriyordum.

O daha konuşmadan, “Sesin, bir yüze sahip,” dedim.

“İnsanların pek azına güvenirim. Güvendiğim pek az insanın da çoğu, insanların çoğuna güvenmemem konusunda beni yanıltmazlar ve yerlerini yadırgarlar. Kimsenin bir tane yüzü yok. Hep üst üste konulmuş yüzler var etrafımda. Kendilerini saklama konusunda da ellerine su dökülmüyor ya da onlar saklandıklarını sanıyorlar. Ayrıca sesimde bir yüz görüyor olman da tuhaf. Şimdiye kadar hiç böyle bir şey düşünmedim,” dedi.

“Söylediğimiz her şeyin bir yüzü var. Her sesin, her bakışın ve hatta her dokunuşun bir yüzü var. Geçenlerde bir şarkıyı dinlerken bunu hissettim. Sözü olmayan bir keman sesiydi. Gözlerimi kapattım ve her notada onlarca yüz geçti yanımdan. Kimi gülüyor, kimi ağlıyor, kimi de özlüyordu… Onlar yanımdan geçerlerken istediğimi tuttum ve yanıma aldım. Aralarından en çok da özlemli yüzleri sevdim. Ağlayanlar pek fazla çaresiz ve umutsuz gibiydiler. Gülenler hayatlarından memnundu fakat özleyenler işte; asıl özleyenler yaşıyordu. Yine çok önceden, iş için bir şehre gitmiştim. Güneyde bir şehirdi. Hemen deniz kenarındaydım. Dalga sesleri kulaklarıma geliyor ve denizin kokusunu hissediyordum. Sonra yıldızlara baktım ve çok uzaklara gittim. Bir daha dönmemek istercesine gittim hem de… Bir şeyi özlüyordum. Ve özlediğim şey öyle yoğundu ki… Sahi, bunları sana neden anlatıyorum şimdi? Özlemek işte… Özlemek çok fena bir duygu. Hem her şey olabilirmiş gibi hem de olması imkânsız gibi. Hani en ufak bir düşüşte kemikleri kırılan insanlar vardır. Sanırım ‘cam kemik hastalığı’ deniyor bu rahatsızlığa… Ben de öyleyim. Çabuk kırılıyorum. Bu saldırgan tavrım, tüm bu kırılganlığımı gizlemek için. Yoksa hiçbir şeyle baş edemiyorum, kendimle bile… Ve biliyor musun, insan en kolay kendini kırıyor. Çünkü başka biri tarafından kırılmaktan usanıyor. Bir kişinin bile kırılganlığımın müsebbibi olmasını istemiyorum artık. Ne olacaksa benden olsun. Dağılacak mıyım? Ben kendimi parçalarıma ayırayım bundan böyle…” “Haklısın… Bir şarkıyı tersten okumak, ağlama duvarının önünde gülmek ve hadım edilmiş birkaç küfür… Böyle şeyler işte benim de hayatım… Herkes gibi olmak istemedim hiç. Gülünecek ya da ağlanacak yerleri kendim seçeyim istedim ama olmadı. Çünkü istemek her zaman yetmiyor. Bir şey planlıyorsun ve bu olmadığı zaman müthiş bir kırılganlık ve ağrı hissediyorsun. Aynı zamanda da büyük bir güvensizlik peyda oluyor. Sonrakiler de hep tekrar eden ağrılar… Bu yüzden dokunulmaz olmayı yeğliyorum.” “Canımızı sıkacak çok şey var esasında… Her seferi ilk kez gibi, her seferi son kez gibi yaşıyoruz. Mesela ağaçları severler ama darağaçlarını sevmezler. Kuşları severler ama iş baykuşa gelince burun kıvırırlar hemen. Biz de mi öyleyiz yoksa? Mükemmeli oynayıp en çok hatayı biz mi yapıyoruz? Belki de görmezden gelmek en büyük lütuftur. Doğru olanı başkaları yapıyordur belki de… İrdelememek gerekiyordur bazı şeyleri. Yani üstünkörü yaşamak lazımdır, kim bilir?”

“İnsanlar hep korktukları ya da hayranlık duydukları şeyleri kendilerine Tanrı edinmişler. Bazen güneş, bazen ay ya da daha başka nicesi… Kendilerince kurdukları, kurguladıkları şeylere ya da… Peki, nasıl oldu da kimse aşkı Tanrı olarak görmedi? Tarih boyunca bu kadar mı sıradandı aşk? Yenilir, içilir ve kolayca ulaşılır mıydı hep? O zaman aşk kadar basit başka ne var ki dünyada?”

“Biz basitleştiriyoruz. Aşkın herkesin dilinde dolandığına bakma. Aşkın bu durumdan memnun olduğunu hiç sanmıyorum.”

Nereye gidiyorduk, neresi bize geliyordu ya da biz daha ne kadar uzağa gidebilirdik? Şu an olan şeyler neydi? Sahibi ölen ve sokakta kalan bir kediden farklı değildik. Sanırım alıştığımız düzenin bozulmasından endişe ediyorduk. En azından o, öyleydi. Besbelli en baştan beri cüretkâr olan bendim. Ara sıra gülen yüzü artık hiç gülmüyordu. İki dudağının birbirinden ayrılıp o küçük gamzesinin yine ortaya çıkmasını istiyordum. Elbette birkaç kitap alıp içinde kaybolmak isteyen birinin içini ben su yüzüne çıkarana kadar, onun açısından da her şey yolundaydı. Daha uzun bir zaman lazımdı bize ama bunu ondan nasıl isteyebilirdim?

Deneyerek elbette, isteyerek… Muhtemelen birazdan yapacağım şey, her şeyin sonu olacaktı. Kaldı ki her şey dediğim hiçbir şey de henüz olmuş sayılmazdı. Salonuma, mutfağıma ve yatak odama bıraktığım diğer cesetlerin arasında o da yerini alabilirdi. Malum, bu konuda gayet uzmandım… “Bugün için yeterince sinir harbi ettik. Beyaz bayrak çeksem, başka bir gün kaldığımız yerden devam edebilir miyiz?” dedim… “Yalnızlığın evreleri vardır. İnsan birdenbire yalnız kalmaz ve birdenbire de bu yalnızlıktan kurtulamaz. Tanıdık olmayan yalnızlıklarınsa sonu yoktur. Seni tanımıyorum. Yalnızlığın hakkında da çok fikrim yok. Bence bu konuşma burada kalsın. Sen de kendine bir kitap seç ve o kitap sana neler söyleyecek, onlara kulak kabart. Hatta seninle aynı kitabı alalım… Tekrar görüşmemiz için büyük bir tesadüfe ihtiyacımız yok. Tesadüf hakkımızı şimdi kullandık zaten. Muhtemelen benden telefon numaramı istiyorsun. Ama bu olmayacak. Sesini öğrendim. Sen de benim sesimi öğrendin. Her şeyden önce sesler özlenmeli. Sesini özlersem yine burada olurum. O zaman da kalbinden bana doğru uzanan eli tutabilirim belki… Ama şimdi değil. Asla şimdi değil… Önce kendi yalnızlığının senden ne istediğini anla. Bir ihtiyaç neticesinde değil de, gerçekliğine inandığın bir birlikteliğe ihtiyacın var mı, önce bunu kendi içinde tart. İçinden geçenlerin sana ait olup olmadığından emin ol. Kendi kabuğunu gerçekten kır ve öyleyken başka birinin içine göz dik. Adım atmak kolay, yerinde durmak zordur…” “Sanırım ‘gelecek’ dedikleri şey, öyle hemen gelmiyor. Ya da hemen gelen, doğru gelecek olmuyor. Söylediklerinden bunu anlıyorum. Tamamen umudumu bitiren şeyler söylemedin. Hatta bu söylediklerinle kendimi diri tutabilirim. Öfkeyle değil, hasretle düşüneceğim. Yerlere saçılmak yok artık… Kalbinin atışını hissedersen, bir tek ben konuşuyorum demektir. Şimdi kitabı seç ve bana ver. Çağırırsa, gelirsin. Çağırırsa, gelirim…”

Aklımda Güzel Kal/Halis Karabenli

Etiketler:

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Sayfa başına git