İklimsiz/ BİR GARİP YOL HİKÂYESİ

İklimsiz/ BİR GARİP YOL HİKÂYESİ
21 Aralık 2017 tarihinde eklendi, 377 kez okundu.

BİR GARİP YOL HİKÂYESİ

     Bazen, beklemediğiniz bir anda, hiç ummadığınız bir mekânda, hiç tanık olmadığınız bir hayatın kapısından içeri girebiliyordunuz. Bir gün, bana olduğu gibi… Sıradan, rastlantısal bir karşılaşmadan ibaretti o gün yaşadıklarım. Kadının kapıdan içeri girdiği an, bekleme salonunda o kadar boş sandalye varken, yanı başımdaki sandalyeyi seçmiş olmasını sadece bir tesadüfe bağlayamamıştım. Yıllardır müdavimi olduğum güzellik salonuna saçlarını boyatmaya gelen bu kadını daha önce hiç görmemiştim. Böyle paldır küldür yanıma oturmasından hiç hoşlanmamıştım. O yüzden olsa gerek ki yüzüne bakma ihtiyacı hissetmiş, acaba tanıdık olabilir mi düşüncesiyle, kısa süreli incelemiştim. Yaklaşık kırklı yaşlarda olmalıydı. Yüz hatları oldukça yorgun olduğunu gösteriyordu. Gözleri iri ve siyahtı. Saçını boyatmış olmalıydı çünkü bone takılıydı başında. Çantasından sigara paketini çıkarıp, içinden titreyen elleriyle bir tanesini aldıktan sonra yaktı. Önümde duran kül tablasını sürükleyerek çekerken, cam masayla küllük arasındaki sürtünme sesi beni inanılmaz rahatsız etmişti. Sandalyeyi biraz yana doğru kaydırmak üzere hareket ettiğimde, çantam kucağımdan yere düşmüş, içinde ne varsa yere dökülmüştü. Sızlanarak toparlarken, kadın kalkıp bana yardım etmeye başladı. Gerek yok, ben hallederim desem de kâr etmemiş, inatla yerden aldıklarını bana vermeye devam etmişti. Bana teşekkür etmekten başka çare bırakmamıştı. Bu arada sigara kendiliğinden yanmaya devam ederken, sönmüştü. Kadın, bir tane daha yakıp, bu defa beni süzmeye başlamıştı. Sanki çantamın yere düşmesi o bilindik repliklerin startını vermek zorundaydı.

Hep duyduğum ilk soruyu sorarak girişi yapmıştı bile gecikmeden.

“Gözlerin lens mi?” Güldüm…

“Yakından bakmak ister misiniz?” Bozuldu galiba…

“Tuhaf bir rengi var, sarı gibi sanki. Dikkatimi çekti o yüzden sordum.”

“Hayır. Doğuştan böyleydi henüz rahatsız etmediği için, düşünmedim lens takmayı.” Garipsedi…

Sessizlik oldu kısa bir süre. Sonra malum ikinci soru geldi.

“Nerelisin? Benzemiyorsun hiç buradakilere…”

“Benzetmezler ama buralı sayılırım dedim.” Bu defa o güldü.

“Yanlış anlama ama seni önceden tanıyor gibi bir hisse kapıldım görünce. O yüzden direkt yanına oturdum” dedi.

“Doğrudur, insan insana benzer” demekle yetindim.

Ama o yetinmedi…

“Yok, bu öyle değil. Yakınlık gibi…”

“Yakınlık?”

“Bir kızım vardı. Tıpkı sana benziyordu.”

“Du derken?”

“Üç sene önce kaybettik…”

“Başınız sağ olsun” dedim. Boş bir teselli, saçma bir sıradanlıkla…

“Bir adamın uğruna harcadı kendini.” Neydi ki şimdi bu girizgâh diye düşünürken, kadın devam etti anlatmaya.

“Lisedeydi onu sevdiğinde. Öğrendiğimizde geç kalmıştık. Ne yaptıysam döndüremedim onu bu sevdadan. Adam evli çoluk çocuk…”

      Yüzü yere düştü bu defa… Anlıyorum dedim, anlıyormuş gibi. Aklıma ilk gelen kurgu intihardı. Kendimi birden olay mahallini inceleyen bir dedektif gibi hissettim. Tipik bir önyargı ile ne de güzel hemen olayı neticeye bağlamıştım. Ben kendi kendime kızın akıbeti üzerinde olası intihar senaryolarını yazarken, kadın sanki bu merakımı sinir bozucu bir şekilde susarak arttırıyordu. Nihayet konuşmaya devam etti.

“Babasından epey bir sakladım durumu. Duysa kıyamet kopardı, koptu da zaten. O gün eve erken geleceği tuttu herifin. Ben kızla kavga ederken, duydu tabi her şeyi. Elinden alamadım. Vurdu da vurdu, sövdü de sövdü. Kız can havliyle kapıdan dışarı attı kendini. Bizde peşinden tabi, o sokağa fırladı. Ne olduğunu anlamadan, bir araba yavrumu saniyeler içinde altına aldı. Gerisini çok hatırlamıyorum zaten. Gözümü açtığımda hastanedeydim. Sonra alıştıra alıştıra söyledi doktorlar. Polis geldi dikildi tepeme, ölümü şüpheli bulmuşlar. Çarpan adam ifadesinde kızın bir şeyden kaçtığını, peşinde de bizim olduğumuzu söylemiş. Hayatımız birkaç dakikada değişti. Eşimi benim de ifademden sonra tutukladılar. Biricik evladımı da soğuk yüzünü bile göstermeden toprağa verdim. Cenazesine o adam da geldi. Perişandı. Ama benim gözüm görmedi hiç kimseyi, yakasından tuttum adamın. Sonra aldılar elimden onu. Kızın haftasına da o da ölmüş. Nasıl olmuş sormadım. Belasını buldu dedim ama soğumadı içim…”

Donmuş kalmıştım. Az önce ki tüm olasılıkları intihara bağlayan ben, bu kadar kötü bir tablonun ancak filmlerde izlenebileceğini düşünürken, kadın freni patlamış araba gibi hızını alamamış devam ediyordu anlatmaya…

“Kızımın ölümünden eşimi de sorumlu tutmuştum. O gün onu korkutmak dövmek yerine alıp karşısına konuşmayı deneyecek kadar medeni olamadığı için, nefret etmiştim ondan. Ve tek celsede de boşadım. Evlat acısı aklımı da bulandırdı. Kabullenmem çok zor oldu, hoş bunun nesini kabullenecektin ki, sadece bu duyguyla yaşamayı öğrendim desem daha doğru olur. İki yıl psikiyatrik tedavi gördüm. Gittim adamın karısını buldum. Kızımın tam olarak neyi nasıl yaşadığını anlamaya çalışıyordum. Kadın zaten kocasının kızımla olan ilişkisini biliyormuş. O gün bana ağlaya ağlaya anlattı her şeyi. Teyze çocuklarıymış bunlar. Miras bölünmesin yabancıya diye iki kardeş çocuklarını evlendirmişler. İki çocukları varmış biri kanser olunca, onu iyi etmek için doktorun tavsiyesiyle ikinci çocuğa hamile kalmış. O da hem zihinsel hem bedensel özürlü dünyaya gelmiş. Kızımı adam gerçekten çok sevmiş. Bir hafta içinde resmen kederinden ölmüş. Daha neler neler… Pek bir çileliymiş garibim.”

Kadının ilk başta olanları anlatırken ki kızgın surat ifadesi, bu cümleden sonra yerini acıma duygusuna bırakmıştı. Dayanamadım sordum bunu ona;

“Yanlış anlamayın ama az önce öfke kustuğunuz adamın karısından bahsederken sanki kızınızın acısını bastırmış gibi bir sakinleştiniz birden.” Kadın devamında söyleyeceklerimi tahmin ediyordu; bu yüzden acı bir tebessümle beni susturdu.

“Bu soruyu o kadar çok duydum ki, herkes çok kızdı bana tabi. Onunla sonradan neden görüşmeye devam ettiğimi anlayamadılar. Ben de çok anlatmaya uğraşmadım. Çünkü acıyı yaşayan bilirdi. O da benim kadar hatta benden daha çok yaralıydı.”

“Yapmayın Allah aşkına! Evlat kaybetmekten daha kötü ne olabilir ki?”

“Bazen, kendinden daha çok acı çekeni gördüğünde, suçu kadere atıp yarayı sarmaya çalışıyor insan. Ne o gideni getirebildi ne de ben. Üstelik o eşi dışında, bir de evlat kaybetmiş ve engelli evladıyla yaşam savaşı veriyordu. Tüm akrabalarına sırtını dönmüştü ve yapayalnızdı. O gün bana öyle içten, öyle samimi akıttı ki gözyaşlarını, ne yapsaydım? Ben ona sırtımı dönemedim. Dahası zamanla onu kızım yerine koydum, çok da seviyorum onu. Biz yaralarımızı birlikte sardık.”

Haklıydı hem de çok haklı… Ne kızı suçluydu, ne de o kadın. Hatta anlamıştı ki adamın da günahı yoktu sevmekten başka…

Ayla Kapıcı/İKLİMSİZ/ BİR GARİP YOL HİKÂYESİ

Etiketler:

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Sayfa başına git