KAYIP GELECEK/1. Bölüm

KAYIP GELECEK/1. Bölüm
29 Kasım 2018 tarihinde eklendi, 22 kez okundu.

 1.Bölüm…

Karmaşık bir metropoldür Başkent. Her türden, her telden insan, farklı kültürleriyle bir arada adeta gökkuşağını oluşturur. Ankara’nın dik yokuşlarında, yaşam telaşı her sabah yedide başlar. Otobüsler, dolmuşlar, taksiler harıl harıl çalışır karışarak insan seslerine. Bürokrasisini simgeleyen heybetli binaları, kendisini bu şehirde yaşayanlardan soyutlayıp, onlara biat ettirecek bir ciddiyet ve soğukluğu nakşeder yaşayanlarına. Belki de bu yüzdendir, yüzlerinde yorgunluk, belirgin bir mecburiyet hissiyle arşınlarlar ekmek kapılarının, okullarının yollarını. Hafta sonları nispeten canlanır şehir… Biraz daha yumuşar insanların yüzleri iki günlük tatil planlarıyla…

Bizim solgun yüzlerimizdeki yorgunluk sonradan değil, köklerimizden geliyordu. Mesleki zorunluluklar ya da başka mecburiyetlerimiz yoktu bizi bu şehre bağlayan. Babam reklam sektöründeydi, annem ise avukattı. İkisi de buralıydı. Beni de bu şehirde dünyaya getirmişlerdi. Çocukluğum, annemin mahkemelerde soğuyan yüzü ve üzerine etiket gibi yapışmış ciddiyetiyle, babamın iş stresiyle, evde de bulamadığı huzurun bileşkesi olan vurdumduymazlığı arasında beni görmezden gelişleriyle geçti. Aramızda hep görünmeyen duvarlar vardı. Sanki birbirimize zoraki dayattığımız iktidarı korumakla yükümlüydük hepimiz.

Annemin yaşam tarzı yüzünden pek sevmediği en küçük dayım İzzet’in akşam ziyaretleri dışında, bu evde gülündüğünü hatırladığım pek bir anım yok. Dayım, ailedeki diğer bireylerden çok daha serkeş bir hayat yaşıyordu. Onun için nefes alıp verebilmekten daha ciddi hiç bir mesele yoktu. Rahmetli anneannemden kalan neredeyse mirasın tamamını da o yemişti zaten. Kurduğu her işi batırmış, tabiri caizse bir baltaya sap olamamıştı. Annem onun bu rahatlığına tahammül edemezdi. En büyük dayım ise her ikisine de… O yurtdışında yaşıyor iki-üç yılda bir Türkiye’ye geliyordu. En son gelişi de anneannemin cenazesi içindi ve mirasın haksız bölündüğünü düşünerek, küplere binmiş annemlerle kavga edip gitmişti. Zaten ben de en çok İzzet Dayı’mı severdim. Onun hayatla dalga geçer hâli, daima gülen yüzü, anlattığı komik askerlik anıları ve bitmek bilmeyen yaşam enerjisi ona hayranlığımı artırırdı. Ama maalesef annem bir gün onu da elimden almıştı.

Anneannemden kalan son evi de satıp iş kurmaya kalkan dayım, bunu paylaşmak için bize geldiği akşam, onu da son görüşümdü.

Annem, işten gelip alelacele akşam yemeğini hazırlıyordu. O ara telefon çaldı, arayan İzzet Dayı’mdı.

“Nasılsın, prenses?”

“İyiyim dayıcığım. Sen nasılsın? Yoksa bu akşam bize mi geleceksin?” diye sordum. Çünkü sadece geleceği zaman arardı.

“Evet prenses! Ablam eve geldiyse telefona çağırabilir misin?”

“Tabi ki dayıcığım” dedim ve anneme seslendim. Annem, söylene söylene mutfaktan çıkıp, eline aldı telefonu ve her zaman ki gibi, dayımla o an için bilmediğim bir sebepten dolayı tartıştılar. Annem sinirli sinirli;

“Yine olan olduktan sonra söylüyorsun bana. Neyse işim var şimdi, akşam gel konuşuruz” diyerek telefonu hışımla kapattı. Babam, iş için İstanbul’a gitmişti o zaman. Aralarına girip, ortamı yumuşatacak kimse de olmayacaktı. Birkaç saat sonra kapı çaldı ve dayım geldi. Elinde her zaman gelirken getirdiği iki tane gül ve çikolata vardı. Kucağına atlayıp sarıldım.

“Hoş geldin dayıcığım!” diye sevinçle karşıladım onu. Elinde tuttuğu biri pembe diğeri beyaz olan güllerden pembe olanı ve çikolatayı bana uzatıp;

“Al bakalım prenses, bunlar senin. Bu da ana kraliçenin” deyip, içeriye geçti. Beyaz gülü de reverans yaparak, anneme uzattı. Annem tepkisiz;

“Bırak sululuğu da otur sofraya. Konuşacağız seninle yemekten sonra” diye söylendi. Dayım, elinde beyaz çiçekle kalakalmıştı. Annemin gözüne dahi iliştiremediği ikinci çiçeği de bana uzattı:

“Ana kraliçe çiçeğimizi beğenmedi prenses, ister misin bu da senin olsun?” dedi gülümseyerek. Ben hemen elinden gülü alıp, her ikisini de suya koymak için, içerden ince bir vazo aldım. Hep birlikte masaya oturduk. Benim varlığım, birazdan çıkacak olan fırtınayı kısa süreli de olsa ertelemişti. Dayım, durmadan bana komik komik hikâyeler anlatıyor, annem duvar gibi oturuyordu. Yemek bittikten sonra, annem beni odama gönderdi. Dayımı öpüp, iyi geceler dedikten sonra yanlarından ayrıldım. Ben uzaklaşır uzaklaşmaz annem bağırmaya başladı.

“Bu ne sorumsuzluk! Sen nasıl olur da bize bir danışmadan, sormadan o evi de satarsın?”

“Abla sakin olur musun lütfen!”

“Olamam küçük bey, yeter artık senin bu aymazlığın! Bu güne kadar neye elini attıysan tek tek kuruttun. Gittin, o güzelim arsayı yok pahasına boktan bir iş kuracağım diye sattın. Ne oldu? Elde var sıfır…”

“Abla haksızlık ediyorsun. Ben elimden geleni yaptım. Olmayınca olmuyor işte!”

“Oldu beyim! Sen paraları saç savur, sonra olmayınca olmuyor de. Akıl yok oğlum sende. Burnun beş karış yukarlarda. Keyfe keder işler seçip, o saçma sapan arkadaşlarınla yedin bitirdin bütün imkânlarını. Şimdi karşıma geçmiş, elinde kalan son şeyi de sattığını söylüyorsun bana. Ama yok! Sende kabahat yok! Kabahat sana bu kadar imkânı hak etmediğin hâlde ayaklarının altına ez diye veren annemde. Oğlum biz köpek gibi çalışıp, kazanırken sen yan gelip yattın. Annemin sana olan zaafını sonuna kadar kullandın.”

“Tabiî, ağabeyim de sen de bunu yüzüme vurmaktan bir saniye olsun çekinmediniz. Benden hep nefret ettiniz. Ne zaman gelip de ablalık, ağabeylik yaptınız bana? Anneme sanki o vasiyeti zorla ben yazdırmışım gibi, onun ölümünden sonra nefretinizi ikiye katladınız. Şunu hiç göremediniz değil mi abla, ben böyleyim ve hep de böyleydim. Ağabeyim ve senin gibi katı kurallarım yok benim! Daha çok para mevki kazanacağım diye, yaşamayı unutup kendimi de çevremdekileri de mutsuz etmedim. Ben yaşamayı seçtim abla! Dön de bir bak kendine! Bir gün olsun ne kocana, ne çocuğuna güleryüz gösterdin mi? Mahkeme salonlarında ruhunu da kaybetmişsin sen!”

“Bana bak haddini aşma! Seni benimle böyle konuşmaktan men ederim! Beğenmediğin bu hayatı kazanmak için köpek gibi çalıştım ben. O sevgili annen, sana gösterdiği toleransları bize göstermedi küçük bey!”

“Beni bunun için suçlayamazsın abla! Herkes senin gibi zeki doğmuyor. Ben de böyle bir geri zekâlıyım işte!”

“Bahane bunlar! Sen evin tekne kazıntısı, üzerine titrenen şımarık oğluydun hep. Ve bu şımarıklığın yüzünden bir baltaya sap olamadın.”

“Abla yeter! Seninle buraya kavga etmek için gelmedim. Sana hesap vermeye hiç gelmedim. Sadece vedalaşmaya geldim. Ben, İstanbul’a yerleşiyorum. Artık o sevmediğiniz boktan hayatıma orada devam edeceğim. Batarım, ya da çıkarım bu sizi hiç ilgilendirmez. Hiç birinizin hakkını yemedim, ev benimdi ve sattım. Merak etme, yine batarsam da asla senin kapına gelmem. Sen yüreğini serin tut! Bakarım ben başımın çaresine.”

“İzzet, çıldırtma insanı. Ne İstanbul’u? Ne yapacaksın orda?”

“Abla, lütfen! Ben gidiyorum. Daha fazla konuşup da birbirimizi incitmeyelim. Arada arar sorarım. Ha ölürsem de haberiniz olur zaten. Enişteme selam söyle, kızına da iyi bak. Müsaadenle bu tatsız konuşmaya daha fazla devam etmek istemiyorum.”

Annemin bağırma seslerine ağlama sesleri de eklenmişti. Dayımın gideceğini anladığımda odamdan hızla dışarı çıkıp, dayıma son defa sarıldım.

Dayım; “Ağlama prenses. Ben seni görmeye geleceğim yine” diyerek gözlerimdeki yaşı sildi. Annem onu uğurlamak için kapıya bile çıkmadı. Dayım gittikten sonra anneme;

“Neden kimseyi sevmiyorsun sen? Neden herkesle kavga ediyorsun? Neden herkesi uzaklaştırıyorsun benden? Bir gün büyüdüğümde ben de seni terk edeceğim!” diye bağırıp odama çekildim. İlk defa anneme başkaldırmıştım. Henüz altı yaşındaydım ama ona o gece ne kadar çok kızdığımı bu gün gibi hatırlayabiliyorum.

Dayımın gidişi çok üzmüştü beni, bir daha onu göremeyeceğim gerçeğine alışmam zor olmuştu. Artık bazı akşamlar bana pembe güller getiren kimse olmayacaktı. Kimse bana prensesmişim gibi hissettirmeyecekti ve ben dayımın şen kahkahalarından mahrum kalacaktım. İçimde anneme karşı ilk öfke tohumlarını o zaman ekmiştim yüreğime. Sevgi görmedi diye mi, sevgisini vermek konusunda bu denli cimriydi? Neden annesine kızdığı bir şeyi kendi hayatında da bir gelenekmişçesine sürdürmeye devam ediyordu? Oysa insan canı yandığında bir başkasının da canını yakmamalıydı. O gün değilse bile bunu sonraki yıllarda çok daha iyi anlayacaktım ki; anneannem annemin canını çok yakmış ve onun çocuk kalbini kırmıştı. Annemin sevgisizliği benim de ödeyeceğim bir diyetti…

………………..

AYLA KAPICI/İklimsiz/Kayıp Gelecek

Etiketler:

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Sayfa başına git